GARBİS ZAKARYAN’IN SON YOLCULUĞU ve TÜRK BAYRAĞI
Cenaze kalabalığı içindeyken ölüm sessizliğini sürdüren tabuta bakıyor, düşünüyordum. O ara Garo Nerdesin adlı biyografik romanı okuyan bir kadının bana söylediği şu sözleri anımsadım: “Kapağının alımına kapılıp satın aldığım Garo Nerdesin romanına, boks ve şiddet içerdiğini düşünerek, mesafeli durmuştum. Ama okumaya başladığımda müthiş bir aşk serüveniyle karşılaştım. Âdeta duygu fırtınasına yakalandım. Sevinirken de üzülürken de gözyaşı döktüm. Eğitimli, güzel bir İtalyan kızı ve bir tamirci çırağı arasında filizlenip boy atan büyük aşk… Bir Yeşilçam melodramına konu olan kurgusal aşk romanı değil okuduğum, gerçek hayattan… Antoine de Saint-Exupéry’in şu sözünü anımsadım okumam bitince: ‘Birinin sizi evcilleştirmesine izin verirseniz gözyaşlarını da hesaba katmalısınız.’ Gerçek bir yaşam öyküsü olduğunu yaptığım araştırmadan öğrendiğim müthiş romantik ikiliyi Garo Nerdesin‘de tanıdım. Kitaptaki kahramanlar beni kendilerine öylesine bağlamışlardı ki, adeta evcilleştirmişlerdi, sıcağı sıcağına bir daha okudum. İkinci okuyuşumda da gözyaşı… Sevinirken ve üzülürken…”
Duygularının bir kitapta vücut bulmasından Garbis‘in çok etkilendiğini ve son yıllarını bu nedenle mutlu geçirdiğini işittim yakınlarından.
Garbis Zakaryan’ın son dört yılını dikkatle izledim. Dışarıya yansıyan düşüncelerini, izin verdiği ölçüde, biliyorum. O gün tabutun başına üşüşenleri görünce az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Çünkü başköşede yer kapmaya çalışanların ekseriyeti, Garbis‘in son döneminde, ortalıkta yoktu. Özel olarak davet edilen ‘acar gazeteci’, Garbis‘in bizzat iştirak ettiği Pera Palas’taki Garo Nerdesin‘in tanıtım toplantısına gelmemişti.
Yani Garbis‘ten sevincini artıracak en ufak gayret esirgenmişti…
Bayrağa sarılı tabut, kilise içinde yapılan ayinin ardından dışarıya alındı. Bahçenin dibinde hazırlanan katafalka kadar, tabutu omuzladıkları televizyon ekranlarında görünsün arzusunda olanlar, sosyal medyada da servis etmek niyetiyle olsa gerek, objektiflere üzgün, matem bakışları atarak ağır ağır yürüdüler. Bayrağa sarılı tabutun yanında yer kapmak isteyenler, kameraların önüne düşebilmek için, bir itiş kakış başlattılar ve kısa bir mücadele sonunda (yüzlerde öfke izleri tam silinmemiş de olsa) herkes hakkına razı olmuş göründü.
Garbis Zakaryan’la ilgili hamasi söylevler başladı…
Belediye Başkanı, Vali ve ardından Bakan konuştu.
“Demir yumruk…”
“Yenilmez şampiyon…”
…
Ve sözü, o dönemlerde boks maçlarını anlatan spiker ‘abi’ aldı. Kendini uzun uzun tanıttı. Gençliğinde nasıl bir gazeteci olduğunu, Garbis‘i ne kadar yakından tanıdığını… Vali’nin konuşmasındaki (konuşurken Vali‘nin yüzüne, bilmeden konuşuyorsunuz, der gibi bakmasına neden olan) yanlışları düzeltti (!), bu düzeltiyi yaptıktan sonra da ölmüş Şampiyon’un, sevgili karısı Ersilya ve iki çocuğunun gözü önünde, Fransız Rene Brunette’yle (1963) yaptığı maçta (7. rauntta) nakavt olduğunu söyledi. Garbis‘le o Fransız‘ın üç ay sonra rövanş maçı yaptıklarını, Garbis‘in maçı bariz üstünlükle kazandığını, başka şeyler anlatırken ve başka isimlerin maceralarını aktarırken, söylemeyi her nedense unuttu. Bilmeyenler de, ki cenazeye iştirak edenlerden çoğu bilmez, o ilk yenilgisiyle Garbis‘in spor yaşamının bittiğini sanabilir. Daha (Garbis‘le alakası olmayan) ne anılar anlatacak, daha ne çok şey bildiğini ifade edecekti ki, tabutun yakınında dikilen (papaz giysili) birisi, etrafın da tazyikiyle, hislere tercüman oldu, onu uyardı da mikrofondan ancak uzaklaştı. Yine de spiker ‘abi’ canhıraş, “Yarın sabah TRT Spor’da …. şahısla Garbis hakkında konuşacağız” diye sesini yankılandırmayı ihmal etmedi.
O ara Garbis‘in hayali gözlerimin önünde canlandı. Yalancıktan kaşlarını çatmış, yüzünde oluşan sevimli ifadenin içinden gözlerini kısarak kalabalığa bakıyor, aramızdayken sık sık yaptığı gibi, sol kolu üzerinde sağ elini ters yüz ederek, tıraşı kesin anlamında, kaydırıyordu.
Spiker ‘abi’ susturulunca Garbis‘in oğlu Dr. Kaspar da birkaç söz edebildi:
“Babam bana boks değil de iyi insan olmayı öğretti…”
Anladım ki orada bulunanlardan hiçbiri, Garo Nerdesin‘i okumamış (zaten bizim sporcularımız, devlet adamlarımız, hele de yaşlılarımız, okumayı pek sevmezler). Oysa o roman, Garbis Zakaryan’ın his dünyasını en iyi yansıtan bir belge niteliğinde.
Gözlerimin önündeki manzaraya bakarken Ersilya‘nın, “Garo nerdesin, artık gel!” diye mezarlıktan seslendiğini işitiyordum âdeta.
Kameralar gitti, o kalabalık da yitti ve mezarlığa doğru yola çıkıldı.
Bayrağa sarılı tabutu omuzlayıp götürdük, Garo Nerdesin’den tanıdığımız müthiş kadın Ersilya‘nın yanına koyduk. Garbis‘in sevgilisine hep çiçek aldığını biliyorduk; tabutun üzeri toprakla kapatılırken, birbirine kavuşan iki âşık üzerine güller, renk renk gerberalar serptik.
Tabuta sarılan bayrak konusuna gelince: Garbis bu bayrak hassasiyetini, sporcu arkadaşı Vedat Karakurum‘un cenazesinde dile getirmiş. Ulusal gazetelerin manşetlerinde gördük sonra da. Ama cenazede konuşanların her birinden ayrı ayrı duyduk ki Garbis, bu vasiyetini önüne gelene (hem de kulağına eğilerek) söylemiş. İyi tanımış biri olarak onun ne kadar ketum olduğunu ve herkese arzusunu açmayacağını bilirim. Garo Nerdesin, zaten ‘bayrak’ konusuyla başlamakta. O vasiyeti unutmayan, Garbisle en yakın olanlar, Zeki Karalı ve Nazmi Menteş, cenazeye bayrak alarak gelmişler ve gerek kalmadığını Garbis‘in oğlu Kaspar‘dan öğrenmişler; çünkü Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinden (bir Garbis Zakaryan belgeseli olan Altın Kalpli Eldiven kitabı yazarı) Aram Kuran’ın Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığıyla irtibata geçtiğini ve gerekli formalitelerin yerine getirildiğini, tabuta bayrak sarıldığını öğrenmişler. Her işten kendilerine pay çıkarma alışkanlığında (ve yeteneğinde) olanlara kulak asılmaması gerektiğini bu cenazede bir kez daha anladık.
Taşkın KONURALP


